Gönüllü Çocuksuzluk: ‘Ebeveynlik herkes için biçilmiş kaftan değildir’

Hilal Dikmen

Bu dünyaya bir çocuk getirmek ya da getirmemek. İşte bütün mesele bu… Keşke öyle olsa. Bir yanda dünyada kontrolsüz nüfus artışı, kaynakların dağılımında gitgide derinleşen eşitsizlik, küresel iklim krizi, ekonomik krizler, savaşlar, zorunlu göçler; öte yanda tüm dünyada yükselen, sırtını yabancı düşmanlığına, kadın ve LGBTİ+ hakları karşıtlığına dayamış doğurganlık yanlısı politikalar izleyen, kürtaj karşıtlığında birleşen ve kadın ile erkeğin sözde “fıtri” rollerini tekrarlayıp duran aşırı sağcı ve otoriter hükümetler ve toplumsal hareketler. Tabii bir de bireylerin hayatlarını nasıl yaşayacaklarına dair aldıkları kararlarda özgürleşmelerinin yolunu açan toplumsal hareketler; mesela aile anlayışında değişimler, çeşitliliğini daha özgürce dışa vurabilen cinsel yönelim ve kimlikler, güçlenen kadın hareketi. Bu dünyaya çocuk getirme ya da getirmeme kararımızı etkileyen, kişiselden küresel ölçeğe pek çok etken bulunuyor. Tam da bu etkenlerden ötürü nüfus çoğalırken bir yandan da çocuk yapmama kararı alan kişilerin sayısı her geçen gün artıyor.

Maine Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olan ve toplumsal cinsiyet çalışmalarına odaklanan Amy Blackstone’un, geçtiğimiz ay İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabı ‘Gönüllü Çocuksuzluk – Aileyi Baştan Tanımlayan ve Yeni Bir Bağımsızlık Çağı Yaratan Hareket’ de bu tercihin üstüne eğiliyor. Yazarın uzun yıllara yayılan saha araştırmasına dayanan, zengin bir teorik çerçevede ve kolay okunur bir dille sunduğu çalışma özellikle ABD’de gitgide yükselen bir trende dönüşen gönüllü çocuksuzluk tercihini toplumsal bir hareket olarak ele alırken, bu “görünmez tercih”in geçmişteki örneklerini, içerdiği toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlikleri, beraberinde getirdiği toplumsal baskı ve hatta dışlamayı inceliyor.

Peki, nedir bu gönüllü çocuksuzluk? Özgür iradeyle ve iyi düşünülerek verilmiş bir kararla çocuk sahibi olmamayı tercih etme olarak tanımlayabiliriz. Terim, kişinin, isteği dışında çocuk sahibi olamıyor oluşuyla aradaki farkı belirtmek için başına “gönüllü” eklemesini alıyor ve Türkiye’deki çalışmalarda da karşımıza bu haliyle çıkıyor.

Kitabın çevirisini sosyal medya hesabımda duyurduğumda epey ilgi gördü. Gelen pek çok meraklı ve teşvik edici yorumun arasında benim, yazarın ve yayınevinin “ülke demografik yıkımın eşiğindeyken” çocuksuzluk propagandası yaptığına dair birkaç yorum da vardı. Blackstone, çocukların amaç ve önemindeki tarihsel dönüşümü irdelediği kısımlarda bu “demografik yıkım” paniğine de değiniyor. Kimin çocuk sahibi olup (pozitif öjenik) kimin olmaması (negatif öjenik) gerektiğini içeren bir panik bu. Doğum kontrol yöntemlerinin geliştirilmesi aşamasında ve tıp tarihine baktığımızda ırka ve sınıfa dayalı bu ayrımcılığın, ötekileştirilmiş kadınların deney malzemesi edilmesi sonucu birçok kadında geri döndürülemez hasarlar bıraktığını gösteriyor. Bugün göçmen ve mülteci alan hemen her ülkede hükümetlerin bu paniği beslediğini ve toplumun önemli bir kesimini “ırklarının/milletlerinin yok olacağı” korkusuna boğduğunu biliyoruz. Fakat bu kitapla ilgili gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki dünyanın ve kaynakların sonunun geldiği, insanlığın huzur ve refahının kalmadığına, küresel yozlaşmaya dair tanıdık korkutucu senaryolarla (ve tabii ki hakikatlerle) “Sakın çocuk yapmayın!” propagandasıyla karşılaşmayacaksınız. Bu kitabın güzel yanlarından biri, çocuk yapma ve yapmama kararına adil yaklaşımı. O yüzden bence çocuk sahibi olmadan önce de okunması gereken kitaplardan biri.

Gönüllü Çocuksuzluk – Aileyi Baştan Tanımlayan
ve Yeni Bir Bağımsızlık Çağı Yaratan Hareket,
Amy Blackstone, 278 syf., İletişim Yayınları, 2023.

Toplumsal, dini, ailevi baskı göze her zaman kolay görünmez, çoğu durumda günlük hayatımıza gömülüdür, bize “doğal” gelir. Doğduğumuz günden itibaren bir gün ebeveyn olacağımızı hayatlarımızın bir sabiti olarak benimsememize yol açan bir toplumsal döngü içindeyiz. Hele de kadınsak, hiçbir maddi kanıtı bulunmayan bir “annelik içgüdüsü”yle doğduğumuzdan tutun da biyolojik saatimizin bizi bir gün mutlaka çocuk yapmak için çılgına çevireceğine kadar temelsiz pek çok inançla ve aslında bir “annelik dayatması”yla büyürüz. Bakım verme, yaşatma, ilgi gösterme üzerine kurulu sosyalleşmemiz de bu inancın hem yaratıcısı hem sürdürücüsü. Yani “annelik içgüdüsü” denen şeyi annelik sosyalleşmesi olarak tanımlamak gerek; bu da doğamızın değil, kültürümüzün bir ürünü. Ebeveynliğin erkek ve kadınlar için beraberinde getirdiği değişiklikler de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gözler önüne seriyor: Erkekler işlerinde yükselip toplumda daha saygın ve güvenilir bir konuma ulaşırken kadınlar eğitimli ve çalışıyor olsa dahi daha düşük maaş, kariyerinde ilerleyememe ve ev içi adaletsiz iş yüküyle karşı karşıya kalıyorlar. Günlük stres kaynağı olarak anneliğinin sürekli eleştirilmesi, tanıdık tanımadık herkesin kendisinde yorum yapma hakkını bulması da cabası. Fakat Blackstone’un araştırması, gönüllü çocuksuzluk tercihinde de bir eşitsizliğin söz konusu olduğunu ortaya koyuyor. Gönüllü çocuksuz erkekler övülürken, kadınlar türlü eleştiriler, baskılar, hatta “eksik kadın” gibi aşağılamalarla karşılaşıyor; iş hayatında evde bakması gereken bir çocuğu olmadığı için daha fazla iş yükünün altında bırakılıyor.

‘Gönüllü Çocuksuzluk’ kitabı, Aileyi Baştan Tanımlayan ve Yeni Bir Bağımsızlık Çağı Yaratan Hareket alt başlığıyla çıktı. Şu “aile”ye kısaca bakalım. Tüm dünyada yükselen aşırı sağcı ve otoriter hükümetlerin ve toplumsal hareketlerin temel meselelerinden birini “aile” oluşturuyor. Kadın ve LGBTİ+ların hayatlarına dair karar almada özgürleşmelerinin yolunu açtığı için kitlesel hak ve özgürlük hareketleri bu rejimlerin ana hedeflerinden birini oluşturuyor. Kadın ile erkeğin “fıtratına” sık sık vurgu yapılırken kürtaj ve doğum kontrolü karşıtlığı, anneliğin ve ailenin kutsanması, bireyleri çocuk yapmaya teşvik edici doğum yanlısı sosyal politikalar, ücretsiz kamu kreşlerinin kapatılması gibi uygulamalarla kadınların iş yaşamındaki koşullarını doğrudan ya da dolaylı zorlaştıran politikalar, anneliği reddeden ve “usturuplu” bulunmayan kadınların sık sık kınanması şeklinde karşımıza çıkıyor. Tam şu anda, bilhassa son 21 yılda işittiğimiz sözler kulaklarınızda yankılanıyor olabilir.

Bu rejimlerin doğurganlık üzerine yoğunlaşması elbette tesadüf değil. Ataerkinin kadınlar üstündeki tahakkümünün başlıca kendini tayin yöntemlerinden biri kadınların üreme kapasitelerinin kontrolüdür. Kadının üreme tercihlerinin kontrolü onun toplumsal rolünü belirlemeye de hizmet eder. Ayrıca nüfusun artışı bir ideoloji ya da inancın takipçi sayısının artışı anlamına da gelir. Buna bağlı olarak kadınların evlilik yaşı da sık sık gündem edilir. Blackstone, okullarda cinsellik eğitiminin yaygınlaşması, doğum kontrol yöntemlerine dair bilinçli nesillerin yetişmesi, feminizmin etkisi ve çeşitli kültürel değişimlerin ergen doğum oranlarını azalttığından, kadınlarda ilk evlilik ve çocuk yaşını artırdığından söz ediyor. İlk evlilik yaşının yükselmesiyle ilgili Türkiye’de de benzer bir tablo olsa da çocuk yaşta evlendirmeler hâlâ yaygın (TÜİK verilerine göre son 10 yılda toplam 302 bin 159 kız çocuğu evlendirildi; TÜİK 2021 verilerine göre 15-17 yaş grubunda 7 bin 73 kız doğum yaptı ve bunlar yalnızca verilere yansıyan, yani tespit edilebilen örnekler). Üstelik mevcut politik atmosfer çocuk yaşta evliliklerle mücadeleyi mesele edinmediği gibi yasal bir hak olan kürtajın devlet hastanelerinde fiilen yasak olması, evlenen üniversite öğrencilerine devlet yardımı gibi uygulamalara baktığımızda tersi bir tutum takınıyor. Kadınların sağlık hizmetlerine ve doğum kontrol yöntemlerine erişimleri ise hayli kısıtlı. Kısacası, Blackstone’un çalışmasında kadınlık, cinsiyet eşitsizliği, kadınlar üstündeki toplumsal baskının evrenselliği bir kez daha yüze çarpıyor ve devletin, sorumlu olduğu refah hizmetlerinden çekilmek için aileyi bir araca dönüştürdüğü Türkiye koşullarını da yeniden düşünme imkânı sağlıyor.

İnsanları çocuk sahibi olmaya iten sebepler arasında çocuk sahibi olmanın keyfi, aile kurmak, ardında bir miras bırakmak, topluma faydalı bireyler yetiştirmek, yaşlılıkta bakım ihtiyaçlarının karşılanması gibi etkenler bulunuyor. Çocuk yapmama kararının bencillikle itham edildiğini düşündüğümüzde bu gerekçelerin de pek diğerkâm olduğu söylenemez. Öte yandan günümüzde bu ihtiyaçları gidermenin yolları giderek artıyor. Artık aile kurmanın çeşitlenen yolları var. İnsanlar ailelerini seçiyor, hayvan dostlarıyla büyütebiliyor, aile olmanın koşulu evdeki çocuktan geçmiyor. Topluma faydalı olmanın da pek çok yolu var. Bir çocuğa vakfetmediği için kendisine kalan zamanda evsizler, göçmenler, hayvanlar, çocuklar, yaşlılar için gönüllü çalışmalara dahil olan pek çok gönüllü çocuksuz var. Kitapta gönüllü çocuksuz kişilerin çocuklarla iyi anlaşamadığı veya onları sevmediği algısının da ne kadar yanlış olduğunu görüyoruz. “Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir” lafını duymayan kalmamıştır. Günümüzde çocuk yetiştirme öncelikle ve yalnızca ebeveynlerin sorumluluğu gibi bir algı var. Çocukların hayatında birincil bakımverenlerin önemi elbette yadsınamaz fakat bir çocuğun yetişmesinde anne ve babadan fazlasına görev düşer. İşte gönüllü çocuksuz insanlar da bu köyün önemli birer parçası ve hayatlarındaki çocuklara maddi ve manevi katkılarda bulunuyorlar.

Çocuk yapma veya yapmama kararının kişisel bir tercihle sınırlı olmadığı aşikâr, içinde bireysel, toplumsal ve küresel pek çok etken barındırıyor. Çocuk istemeyen yetişkinlerin doğrudan veya dolaylı maddi ve manevi zarara uğradığı bir dünyada yaşıyoruz fakat bu dünya çocuklara ve ebeveynlere (özellikle annelere) de pek iyi davranmıyor. Erkek egemen bir dünyada çocukluk, kadınlık, yaşlılık hayat koşullarımızın zorluğunu birkaç seviye üste çıkarıyor. ‘Gönüllü Çocuksuzluk’u okurken bizimkinden bambaşka bir kültürdeki benzerlikler hemen gözünüze çarpacak fakat farklılıklar üzerinde bilahare kafa yormak da gerekli. Gündelik hayatımızdaki başat etkisini düşündüğümüzde çocuk sahibi olup olmamaya giden kararın ve böyle bir kararı verme şansımızın hiç bulunmadığı koşulların ana belirleyicisi eşitsizlik. Yani çocuk deyip geçmeyin, çocuğa çıkan ya da çıkmayan yolda toplumsal, ekonomik, ırka, sınıfa, cinsiyete, cinsel yönelim ve kimliklere dayalı eşitsizlikler kristalleşiyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir